Aleksandr Sokurov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aleksandr Sokurov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2013 Cumartesi

Aleksandra

    Alexander Sokurov’un bu son uzun metrajlı filmi savaşı ve arkadaşlığı, bombalar ve vahşet olmadan anlatıyor. Film, subay torununu görmek için Çeçenistan’daki Rus askeri üssüne gelen Alexandra adlı yaşlı bir kadını izliyor. Bu buluşma kadınla torununun yedi yıl sonra ilk görüşmeleri olacaktır. Alexandra burada birkaç gün geçirdikten ve yerel halkın hakaretlerine maruz kaldıktan sonra, küçük bir dükkân işleten Malika’yla arkadaş olur. “Erkekler düşman olabilir ama biz kardeşiz” der Malika…
Başrolünde seksen yaşındaki opera sanatçısı Galina Vishnevskaya’nın oynadığı Alexandra, Ruslar ve Çeçenler arasındaki ilişkilere değil, iyiliğin ve kötülüğün doğasına dair incelikli bir keşif yolculuğu…

Saygılarımla
Eray Eliçora


22 Kasım 2013 Cuma

Boğa

   1923 yılında, yeni kurulmuş SSCB’deyiz. Devletin kurucusu Lenin, elli bir yaşında bir kalp krizinin nekahat dönemindedir. Lenin, sağlığının bozulmasından sonra tam bir mahpus gibi yaşamaya başlar.
Sokurov, “ Moloch ”taki Adolf Hitler karakter incelemesinin ardından, ona eşlik eden ve bir üçlemenin ikinci filmi olan “ Boğa ”da, Vladimir İlyiç Lenin’in hastalık günlerini anlatıyor.

   Sokurov yine yapmış yapacağını… O derin portre çalışmalarından birini kendine has bir görsellik ve atmosferle vermiş. Güçlü bir adamın son günlerini izlerken sadece hastalığın değil umutsuzluğun kokusunu da alıyorsunuz..Sokurov, Lenin’in kendisiyle hesaplaşmaları, güçten düşüşü,,duygusal iniş-çıkışları ve sayıklamalarını nabzını elimizde tutarmışçasına aktarıyor. Bazı sayıklamalarının ardında ise dolu bir küpün taşmasının izlerini görüyoruz.

Saygılarımla
Eray Eliçora


21 Kasım 2013 Perşembe

Moloch

     Rus sinemasının Tarkovski’den bu yana yetiştirdiği en önemli sinemacılardan biri kabul edilen Alexandr Sokurov, 1999 tarihli filmi “Moloch”da Adolf Hitler ile ona karşı durmaya cesaret edebilen tek kişi olan Eva Braun’un ilişkisini anlatıyor. Sokurov’un St. Petersburglu tiyatro oyuncularıyla çektiği film daha sonra Berlinli oyuncular tarafından Almanca seslendirildi. Yer yer ağırlaşan bir dil tutturan film, Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü kazanmıştı…

Saygılarımla
Eray Eliçora


20 Kasım 2013 Çarşamba

The Sun

   Güneş, ünlü yönetmen Sokurov’un Hitler üzerine çektiği Moloch ve Lenin üzerine çektiği Taurus adlı filmlerinden sonra, bu cesur serinin üçüncü ve son halkasıdır. Japon İmparator Hirohito’yu konu alan film, II. Dünya Savaşı sırasında Amerika kuşatmasında olan Japonya’nın, müttefik kuvvetlere teslimi ile sonuçlanan süreci ele almaktadır. Bu kısacık zaman diliminde ne olmuştur da Hirohito tanrısal konumundan vazgeçerek, müttefiklerine teslim olma kararı almıştır? Japonya’da İmparator rolünü oynamak bir tabu olduğu için, Sokurov uzun süre filminde bu rolü oynayan oyuncusunun ismini saklamıştır…

   Sokurov’dan derin bir karakter çalışması… İmparator Hirohito’nun tanrısallıktan dünyevi ve sıradan olana geçişini, düşünce dünyasının ve davranışlarının evrilmesini iyi bir gözlemcilikle vermiş. Hirohito’nun akvaryumdaki balığın gökyüzünden ölüm (atom bombası) yağdıran uçaklara dönüşümüne ilişkin gördüğü ”imge” sinema tarihine geçecek kadar orijinal …. Yine tablo gibi planlar ve konuya uygun renkler (kirli yeşil, toprak rengi, gri, kahve ve bejin tonları) Sokurov detaycılığının bildiğimiz ve izlemeye doyamadığımız özelliklerinden. Hirohito, kendisine yüklenen sıfat ve yetiştirilme şekli nedeniyle dünyadan uzak bir karakterken trajik bir varoluşu da imliyor. Sokurov, büyük ve yargılayıcı sözlere başvurmadan bir insanın zihin dünyasını gayet güzel aktarıyor. Hirohito’nun sığınakta geçirdiği anlar da onun bilinçaltına açılmış bir dehliz etkisi yaratıyor. Yardımcılarının savaşın gidişatıyla ilgili bir türlü gerçeği söyleyemedikleri sahnede Hirohito’nun aslında hakikati bilmesi ama bunu onlara söyleyememesi de dikkat çekici. Doruk noktasına ulaşan birkaç özel ve güzel sahne daha var. Özellikle sonlara doğru…

Saygılarımla
Eray Eliçora



19 Kasım 2013 Salı

Faust

   Efsanevi bir klasiğin etkileyici yorumu olan Altın Ayı ödüllü Faust, usta Rus yönetmen Sokurov’un “gücün yozlaşması”nı inceleyen dizisinin Moloch, Boğa ve Güneş’i takip eden son filmi. Goethe’nin bilginin arayışı hakkındaki trajedisinden esinlenen Faust 19. yüzyılda geçiyor ve yapıta adını veren, ruhunu şeytana satan kahramanını izliyor. O bir düşünürdür, fikirlerin sözcüsü, haberleri yayan kişidir; entrikacıdır, hayalperesttir. Açlık, açgözlülük, şehvet gibi temel güdülerin yönlendirdiği adsız bir adamdır. Goethe’nin Faust’una meydan okuyan mutsuz, peşine düşülmüş bir varlıktır…
   İlerlemek mümkünse neden olduğun yerde durasın ki?

   Sokurov’un filmografisinde tarzıyla daha ortalama bir yer tutan bu film, yönetmenin her çektiğini merak edenlerin izleyebileceği değerde yine de… Faust’un diğer versiyonlarıyla kıyaslamak yerine Sokurov izlemenin tadını çıkartmak gerekli. Yalnız Faust’un şeytanla anlaşmayı imzaladığı son kısmı da filmin genel havasından ayrı bir yere sahip. Güç ve etkileyiciliğin karşısında tabiat ve ruhun kadrini vurgulayan ve ”şeytana pabucunu ters giydiren” sahneler seyirciyi çarpıyor. Film bu son sahnelerdeki hissiyat ve akılla çekilseymiş başka bir cazibesi olurmuş. Pitoresk planlar ise filmin bütününde çok güçlü. Sokurov’un resimle ilişkisi heyecan veriyor.

Saygılarımla
Eray Eliçora


18 Kasım 2013 Pazartesi

Fısıldayan Sayfalar

    Uzun planları ve ruhani konulara eğilimiyle Sokurov, gerçekten de bazılarının dediği gibi Tarkovski’nin izinden gidiyor. ”Suç ve ceza”nın peşinden seyirciyi öyle bir sürüklüyor ki o karabasansı görüntülerin bile ayrı bir cazibesi var. Caravaggio tablolarını ve bir o kadar da ”camera obscura” ile çekilen fotoğrafları andıran görüntüleriyle ruhun çektiği ıstırapları ve varoluş-inanç krizini çok iyi ”betim”liyor. Başka bir yönetmenin elinde şekilci kalacak böylesi arayışlar Sokurov’da kendine has bir dil oluşturuyor. Ruhun ve eşyanın (buradaki mekandır) tabiatını biçim ve özü birbiriyle yoğurarak veriyor. Sokurov’un seyircide yarattığı en büyük tortu anlatığı kara-şiirin film bittikten sonra da devam etmesi gibi geliyor.

Saygılarımla
Eray Eliçora


17 Kasım 2013 Pazar

Russian Ark İle Aleksandr Sokurov Sinemasına Giriş

  “Sonsuza dek yolculuk bizim kaderimiz. Sonsuza dek yaşamak…”
Rusya’nın 19. ve 20. yüzyıl tarihinin hikâyesi.
“Alexandra”, “Mat i syn” ve “Otets i syn” gibi başyapıtların yönetmeni Aleksandr Sokurov’dan çok cüretkâr ve en az cüretkârlığı kadar başarılı ve sadece hayal etmesi bile nefes kesen bir film. “Gözlerimi açıyorum ve hiçbir şey görmüyorum” sözleri ile başlayan film, bu sözlerin tam aksine çok şey görüyor ve gösteriyor, ve hem sanatsal hem teknik becerinin buluştuğu bir sinemanın neler başarabileceğine parlak bir örnek oluşturuyor.

  Sokurov’un bu kesintisiz ”one shot” çekimi, havada süzülürmüş gibi bir etki yapan kamerasıyla gerçekten (mecazen değil fiziki anlamda) baş döndürüyor. 3. denemede böyle zorlu ve deli bir çekimi başarması da takdire şayan. Bir ulusun belli bir döneme ait sanatsal zevkleri ve tarihini verirken, resimle olan o tutkulu ilişkisi bu sefer doğrudan filme dahil oluyor. Rusların ulusal karakterleri, doğu ile batı arasına sıkışmışlıkları (ki bu onları da bizim gibi egzantrik ve çelişkili ama bir o kadar da zengin ve heyecan verici kılıyor) ve tarihleri üzerine küçük saptamalar var. ”One shot” çekim one shot atmış kadar kafayı hafiften çakırkeyif! yapıyor.

Saygılarımla
Eray Eliçora