Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2014 Pazartesi

Sabrina

  Amerika’nın en zengin ailelerinden Larabee’lerin şöforü Fairchild’ın kızı olan Sabrina, küçük yaştan itibaren savurgan davetlerin gizli şahidi olarak büyümüş ve kendisine sanki hiç yaşamıyormuş gibi davranan ailenin uçarı sosyete çapkını küçük oğlu David’e platonik bir aşkla bağlanmıştır.Sabrina 20 yaşına geldiğinde babası tarafından Paris’e gönderilir. Böylece hem David saplantısından kurtulacak, hem de dünyanın en ünlü aşçı okulundan mezun olacaktır. İki yıl sonra geri döndüğünde Sabrina, yaşamı ve zevklerini öğrenmiş, çekici ve ‘modaya uygun’ bir hanımefendi olmuştur. Sabrina’nın karşıkonulmaz zerafeti ve büyülü havası, üç kez evlenip boşanmış olan ‘kadın avcısı’ David’i bir kaç dakika içerisinde fetheder.Oysa David’in babası ve ailenin sayısız şirketini yöneten işkolik ağabeyi Linus yeni iş planları ve bir şirket evliliği için David’i büyük şirketlerden birinin varisi olan Elizabeth’le nişanlamışlardır. Bu yüzden David’in Sabrina’yla ilişkisi onlar için kabul edilmez bir durumdur. Linus, olayı çözmek için kendisi işe koyulur. David’i geçici olarak ‘devre dışı’ bırakır ve Sabrina’nın dikkatini dağıtmak için onu gezdirir ve flört eder. Tabii ki genç kadının cazibesi ve pırıltısı karşısında dikkati dağılacak olan kendisidir…

   Seyirciyi güldürürken romantizimle duygusallığı bir arada yaşatan Billy Wilder beyazkağıt üstünde senaryoyu bitirdiği gibi kamera arkasına da geçmiş.Daha ne olsun yani. Filmi kendi sözleriyle açıklamaya çalışalım: ”Demokrasi zenginler içindir, bir zengin şoför kızıyla evlenirse demokrat ve asil; ama tersi olursa’.Toplum ne der paranoyası, genç kızın duyguları, şirket evliliği ve daha başka felaketler.Bogart kadar asil, Hepburn gibi ince ve duygusal…


Yapım Yılı: 1954
Gösterim Tarih: 12 Ağustos 1955
Senaryo: Samuel A. Taylor, Billy Wilder
Ülke: ABD
Filmin Süresi: 113 Dakika

Saygılarımla
Eray Eliçora


2 Ocak 2014 Perşembe

Hırsızlar Kralı

   Amerika'dan gelmiş Riviera’da üst düzey bir hayat yaşayan John Robie artık emekli olmuş bir hırsız. Ancak eski ortağı hala işbaşındadır. Yeni bir soygun olayında yeniden polislerin şüpheliler listesine giren Robie’yi sigorta şirketi görevlisi ziyaret eder ve bir hırsızı ancak başka bir hırsızın yakalayabileceğini kendisine söyler. Emekli hırsızın bu sefer suçsuz olduğunu ispatlaması için diğer hırsızı yakalamak zorundadır. Şımarık zengin bir varis olan Frances ile karşılaşır ve annesinin göz alıcı mücevherleriyle hırsızın gözünü döndürüp onu yakalamayı planlar…

Saygılarımla
Eray Eliçora


4 Aralık 2013 Çarşamba

"Topaz" İle "Alfred Hitchcock" Sinemasına Giriş

   Dünya, Soğuk Savaş’ın etkisindeyken kıdemli bir KGB üyesi Amerika’ya gönderilir. Gizli kimliğini açığa çıkarmayacak kadar işinin ehli olan kahramanımız, Amerika’nın ana konusu olan Fidel Castro ve Küba’da hiçbir Amerikan örgütünün kalmaması ve bir takım önemli evrakların yabancı ellere geçmiş olması ihtimali yüzünden harekete geçecektir…
Usta İngiliz yönetmen Alfred Hitchcock’un bilinmeyenlerinden biri olan “Topaz”, 1969 senesinde vizyona girdi. Leon Uris’in kitabından uyarlanan film, 4 Milyon Dolar gibi bir bütçeyle çekildi. Ne İngiliz, ne de Amerikan seyircisinden beklediği ilgiyi görebilen Hitchcock, filmde rol alması için anlaştığı, ancak çeşitli sebepler yüzünden birlikte çalışamadığı Paul Newman’a küsmüş ve bir daha aktörle çalışmamıştır…
Uluslararası sorunlar ve örgütler üzerinden klasik bir Hitchcock kurgusu olan film, Sovyetler’den Amerika’ya, oradan da Küba’ya giderek örtbas edilen mevzuları ortaya çıkarıyor…

   Karamsar, yalnız ve depresif bir çocukluk geçirdiğini, hiç arkadaşı olmadığını anlatır Hitchcock anılarında. Sanırım bu kuvvetli gözlem gücü ve ayrıntılara düşkünlüğü de o günlerden kalma diyebiliriz. Soğuk savaş dönemine kendisi de kayıtsız kalmamış bu filmi çekmiş; en az ilgi gören filmlerinden biridir diyebiliriz. Birbirini ve ülkesini satan casuslar, anlamsız çıkar ilişkileri ve Bondvari bir casusluk olsa da bir Hitchcock filmi sonuçta. Elbette paranın tek dönüşüm ve gelişim aracı kabul edildiği yeni dünya düzeninde bunlar normal şeyler. Küba hep kötüdür ve hep bugün dahil ambargo altındadır. Yine de sıradan bir casusluk filmidir gibi bir kanıya da varmak istemem. Sonuçta estetik göreceli bir kavram. Bu filmin siyasi göndermelerini bilinçli seyirciye ve en büyük yargıç olan zamana bırakalım gitsin.

Saygılarımla
Eray Eliçora


2 Kasım 2013 Cumartesi

Ağustos'ta Rapsodi

      Amerika’nın Japonyaya nükleer bomba atmasının üzerinden 44 yıl geçmiştir. O günlerin dehşetini yaşamamış küçük çocuklar gizliden gizliye Amerikan hayranlığı beslerken, o felaketi yaşamış olanlar bile olanları unutmaya ve affetmeye kararlıdır…
Çocukları ve torunları tarafından ziyaret edilen yaşlı bir kadının hikayesidir anlatılan bu film Kocasını Nagazaki’ye atılan bombaya kurban veren yaşlı kadının etrafında dönmektedir. Torunlarına zaman zaman o günlerden bahseder. Sanki hem unutmak hem de anıları yaşatmak ister gibidir.
Derken, yıllar önce Hawaii’ye yerleşmiş ve Amerikalı bir kadınla evlenmiş kardeşinin oğlu çıkagelir. Gerçi Japonca konuşmakta ve çok kibar davranmaktadır ama ne de olsa Amerikalı görünmektedir. Hiçbiri onun yanında, büyükanne Kane’nin kocasını öldüren bombadan bahsetmez ve Amerikalı akrabayı rencide edecek anılar fazla kurcalanmaz. Fakat genç adam tahmin edilenden fazla hassastır. Yaşlı kadının ve bir arkadaşının kocalarını anmak için yaptıkları sessiz ayine şahit olur. Ona anlatılmayanlar artık açıklık kazanmaktadır…
Amerika’nın Japonya’ya atom bombası atmasının üzerinden geçen 44 yıl sonrasın da Japon halkının değerlerinin nasıl yozlaştığını ve Japonların geçmişlerinden nasıl koptuklarını ironik bir şekilde beyaz perdeye yansıtan anlam yüklü bir yapıt..
Japonya’ya atom bombası atıldığında 35 yaşında olan Kurosawa Ağustosta Rapsodi filmini çektiği zaman 81 yaşındaydı. Geleneksellik üzerine düşünmüş ve buna dair pek çok eser vermiş olan yönetmen, geleneksellikle modernizmin çatıştığı satıhlara da bakmış olmasına rağmen böyle önemli bir film konusunu bu kadar uzun zaman sonra ele alması sanat çevresini düşündürmüştür..
1991 de Filmin çekimleri esnasında Gabriel Garcia Marquez’in Kurosawa ile yaptığı söyleşide insanları şoka sürükleyici ve katlanılamayacak olduğu kesin olan sahnelere hiç girmediğini belirtmiş. Hastanede ölümü bekleyen bir sürü insan olduğunu ve atom bombasının halen Japonları öldürmeye devam ettiğini söylemesi bu korkunç silahın sonuçlarının belki de yüzyıllar boyu etkilerini göstereceğinin bir gerçeğidir. Filmde 44 yıl geçmesine rağmen yaşanan bu kadar büyük acı ve sonrası Kurosawa’nın usta anlatımıyla insani ve sakin bir şekilde ve bir o kadarda muhteşem bir görsellikle yansımıştır..
“Bazı insanlar konuşurken bile sessizdirler”

Saygılarımla
Eray Eliçora